Avusturya Bölüm 4: Salzburg - back
Öğle saatleri yaklaşırken St. Gilgen’den ayrılıp Salzburg’a doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 40 dakikalık keyifli bir yolculuğun ardından Salzburg’a varıyoruz. Park yeri ararken farkında olmadan araç girişinin yasak olduğu bir alana giriyoruz ve biz daha ne olduğunu anlamadan arkamızdan bariyerler kapanıyor. Çıkış yolu yok.Tekrar dışarı çıkabilmek için kime başvurduysak kimse yardımcı olmuyor. En sonunda birileri, “Polise git, 400 euro ceza öde, ancak öyle çıkarsın” diyor. Moralimiz iyice bozulmuşken, bariyerlerin önünde duran sonradan Türk olduğunu anladığım bir taksici durumu anlatınca hiç tereddüt etmeden devreye giriyor, bariyerleri açıyor ve çıkmamızı sağlıyor. O an, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” sözü bir kez daha anlam kazanıyor.Bu tatsız anıyı geride bırakıp, dağın altına oyulmuş mağarayı andıran büyük bir otoparka aracımızı bırakıyoruz ve kendimizi Salzburg sokaklarına atıyoruz. Hafif bir yağmur çiseliyor ama neyse ki hazırlıklıyız.Şemsiyelerimizi açıp dar sokaklara doğru yürüyoruz. Salzburg, ilk adımda insanı içine çeken bir şehir. Bir yanda barok mimarinin ağırbaşlı ihtişamı, diğer yanda her köşeden fışkıran müzik ve tarih.Getreidegasse’ye çıktığımızda kalabalık biraz artıyor. Demirden yapılmış eski dükkân tabelaları, sanki geçmişten bugüne hiç değişmeden kalmış gibi. Mozart’ın doğduğu evin önünde kısa bir mola veriyoruz. Kapısının önünde fotoğraf çeken turistler, sokak müzisyenlerinin çaldığı melodilerle birbirine karışıyor. Şehir, Mozart’ı sadece anmıyor; onu yaşıyor.Yağmur hafifçe hızlanınca bir kafeye sığınıyoruz. Cam kenarına oturup Salzburg’u izlemek ayrı bir keyif. İnsanlar acele etmeden yürüyor, bisikletliler ıslak kaldırımlarda sessizce süzülüyor. Birer kahve söylüyoruz; yanında meşhur Salzburg çikolatalarından tadıyoruz. Yol yorgunluğu yavaş yavaş üzerimizden akıp gidiyor.Kahveden sonra Salzach Nehri kıyısına doğru yürüyüşe devam ediyoruz. Nehrin iki yakasını birleştiren köprüler, şehre ayrı bir zarafet katıyor. Başımızı kaldırdığımızda ise Hohensalzburg Kalesi tüm heybetiyle bizi selamlıyor. Yağmura rağmen kaleye çıkan fünikülere binmeye karar veriyoruz. Yukarı çıktıkça şehir ayaklarımızın altına seriliyor.Kaleden Salzburg’a bakınca şehrin neden bu kadar özel olduğu daha iyi anlaşılıyor. Düzenli, sakin ama bir o kadar da yaşayan bir yer. Tarih ile günlük hayat iç içe geçmiş. Bir süre manzarayı seyredip fotoğraflar çektikten sonra yavaş yavaş aşağı inmeye karar veriyoruz.Akşamüstü yaklaşırken yağmur diniyor. Sokaklar parlıyor, şehir adeta tazelenmiş gibi. Salzburg’dan ayrılmadan önce bu şehrin bize yaşattığı küçük stresli ama bol keyifli anları cebimize koyuyoruz. Avusturya yolculuğunun bu durağı, hafızamızda müziği, mimarisi ve insanıyla ayrı bir yer ediniyor.Salzburg’dan ayrılmadan önce son bir durak daha eklemeye karar veriyoruz: Red Bull Hangar-7. Modern mimarisiyle şehrin tarihi dokusundan tamamen ayrılan bu yapı, adeta Salzburg’un geleceğe açılan yüzü gibi. İçeride sergilenen uçaklar, helikopterler ve Formula 1 araçları özellikle dikkat çekici. Kısa ama etkileyici bir gezinin ardından, Salzburg’a hayran kalarak şehirden ayrılıyoruz.Bir sonraki yazımız Hallstatt olacakYAYIN TARİHİ: Pazar, 21 Aralık 2025 18:28:00



























0 Yorum